İK’cı tipolojileri üzerine

Biliyorum; yazdıklarım birçok meslektaşımı rahatsız edecek, belki de yaralayacak. Bazıları ‘Çoğu doğru ama yazı biraz ağır kaçmış’ derken bazıları da ‘Çekememezlik’ hatta ‘Mesleğe hakaretle’ suçlayacaklar. Ne yapalım; Rahatsız olanı rahat bırakıp iğneyi kendimize batıralım; çuvaldız batırılacak birileri nasıl olsa bulunur. Varsın birileri aynada gördüğü görüntüyle yüz yüze gelmemek için gözlerini kapatsın. Bize düşen yüzleşmek, yüzleştirmek…

Yaklaşık 30 yıldır bu mesleğin içindeyim. İK yöneticisi, eğitim uzmanı, danışmanı, meslek örgütü başkanı gibi çok farklı konumlarda Başta Bursa olmak üzere birçok ilde sayısız seminer ve kongrede meslektaşlarla temasım oldu. Çok sayıda üstadı, mesleğe yeni başlayan gençleri tanıma şansını elde ettiğim bu temaslarda çok dost biriktirdim.

Şimdi sizlerle mesleğe, meslek erbabına dair bazı izlenimlerimi paylaşacağım. Eminim bazılarınız tebessümle okurken, bazılarınız da hoşnutsuz bir ifadeyle üç beş satır okuduktan sonra dudak büküp okumaktan vazgeçeceksiniz.

İster okunsun ister okunmasın; Bu izlenimlerimi sizlerle paylaşma sorumluluğunu hissettiğim için yazdığımın bir kez daha altını çizmeliyim.

Anadolu’da bir laf vardır; ‘Yumurta, çıktığı yeri beğenmezmiş’ diye. Bizimki de o hesap. Bazı meslektaşlar, bu mesleğin geldiği yeri hazmetmekte zorlanıp bir önceki aşamayı küçümsüyorlar. Sanki İK, birden ortaya çıkmış, evveliyatı yokmuş gibi. Bu arkadaşlara göre; Evet, İK’dan önce bir şeyler vardı ama bugünün İK anlayışının yanında ehemmiyetsiz şeylerdi. Eskiler, bordroydu, sicildi, özlük işleriydi bir şeylerle meşguldüler. Bunlar iş sayılıyorsa, Personelcilik de sözüm ona bir nevi işti. Ivır zıvır görevler Personel Müdürü kartviziti taşıyan yaşlı başlı kişiler tarafından yürütülüyordu. Aralarında bilgisayar kullanmayı bilenlerine az rastlanırken çoğu geri kafalı ve sertti. Kendilerini epey mühim zannedip odalarına salavatla giriliyordu. Pipirikli ve titiz kişilerdi.

Allah’tan İK diye bir alan keşfedilmişti de asık suratlı işletmelerin yüzünde güller açmış, insan denen kaynak bir anda keşfedilmiş, modern çağa uygun şartlarda mutlu mesut çalışır, yaşar olmuştuk. İşletmeler, yabancı dil bilen yetenekli elemanlarla dolmuş, rekabette bu sayede ön saflara geçmiştik. Eskilerin hayal bile edemediği performans değerlendirme, kariyer planlama, Polivalans, motivasyon konuları peşpeşe hayata geçirilerek daha önce hissedilemeyen adalet duygusu işletmelere hakim olmuş, çalışanlar işe dair geleceklerini görür, yönetebilir olmuşlardı.

Zaten Personelciler, sendikacıları kafakola almak, sicil – özlük gibi ayak işleri yapmak, bugün stajyerlerin bile yapar hale geldiği yemekti, servisti organizasyonlarını yapmak dışında ne iş yapıyorlardı ki? Ne Balance Scorecard’dan haberleri vardı, ne de 6 Sigma’dan…

Ama… İK’cılar öyle mi ya? Bir defa daha eğitimli, daha donanımlı, birkaç yabancı dil bilen, iki dirhem bir çekirdek gençlerden müteşekkiller.

Façalar düzgün. Ya kafalar?

Öncelikle oturdukları yere göre ikiye ayrılıyorlar. İlki, plaza İK’cıları, ikincisi de fabrika İK’cıları. Aslında uzaktan gördüğünüzde bile kimin Plazacı, kimin Fabrikacı olduğunu fark edebilirsiniz. Karşıdan gelen, bir moda kataloğundan fırlamışçasına, pastel rengi ruju, belirgin makyajı, mutlaka dizüstü eteği ve üstüne tam oturan ceketiyle arz-ı endam etmişse bir plazacıyla karşı karşıyasınız demektir. Yüzündeki gülümsemeyle sıcak biçimde karşılayıp Şirket ve kendisinin önemine dair bir konferansa hazır olun.

Gündemler daima değişkendir. Muhtemelen sizin şirketinizin uygulamaları onlardan çok geride kalmıştır. Çünkü plazacılar için mevcut olmayana odaklanmak büyük marifettir. Onlar, İK’nın temel fonksiyonlarını tümüyle idrak edip yerleştirdiklerinden hep arayış içindedirler. Önemli olan herkeste olmayanı gerçekleştirmektir.

İlk etapta dinlediklerinizden oldukça etkilenir takdir duygularıyla dolar ‘Vay be, vizyona bak’ dersiniz. Sonra bu kadar geride kalmanıza içerlersiniz. Biraz detaya inmeye zorlarsanız –ki bundan çok hoşlanmazlar- uygulamaların sığ, yetersiz ve sanal olduğunu görürsünüz.

Bir defa İK çalışmalarını kategorik olarak yürütürler. Hiçbir İK uygulamasını birey bazına indirgemezler ancak haklarını verelim, sunuşları mükemmeldir. Size o sanal uygulamaları öyle tutkulu aktarırlar ki, cidden etkilenirsiniz. Her şeyleri gibi formları, prosedürleri, çizelgeleri de tarzdır. ‘Aslında İK’cı değil, satışçı olmalıymışlar’ diye düşünürsünüz. Tabanla bağları kopuk olduğu gibi, süreçlerden de bihaberdirler.

Örneğin Bursa’da bir Selim Aral dendiğinde bırakın Renault’u, bütün Bursa tanırdı. Şimdikileri kendi işçilerinin bile tanıdığından çok emin değilim.

Happy hour’lardan sürpriz dondurma partilerine dek pek çok aktiviteyle magazin sayfasına konuk olan bu arkadaşlar, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde neyi anlatmak istediğinin çok farkında değildirler.

Genellikle beyaz ve mavi yaka personel için bir yerlerden esinlenilmiş iki ayrı formla performans değerlendirme yaparlar. Hem de öyle kağıt kalemle falan değil, ERP destekli yazılımlarla. Etkilenirsiniz etkilenmesine ama size harikalar yaratan sistem olarak lanse edilen şeyin sağlam bir temeli olmadığını çok geçmeden anlarsınız.

O kadar yoğun, o kadar yoğunlar ki, size ayrılan bu 15-20 dakika için minnettar kalırsınız. Zaten bir başka sefere ne kadar ısrar ederseniz edin yoğunlukları dolayısıyla size bir türlü randevu veremezler. Bu konumdaki birçok meslektaşın patronuna, genel müdürüne kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Çünkü onlar muhtemelen boş oturuyorlardır. Şirkette çalışan sadece İK vardır. Şimdi haklarını yemeyelim; Bazıları, telefonda size dönüp yoğun olduklarını ifadeyle özür üstüne özür dileyerek anlayış göstermenizi isterler. Siz de meslektaşınızın kendini paralarcasına didinişine saygı gösterirsiniz.

Bu arkadaşlar için yoğunluk, önemli sayılmanın ön şartı olduğundan kendi kıratında olmayan şirketlerin İK’cılarına da, onların ricalarına da kapalıdırlar.

Onlara işiniz düşmüşse iki kere düşünün. Bir, ulaşamazsınız; iki hem kendinize hem de arkadaşlara eziyet etmeyin. Satınalmacıya gidin, üretimciye, planlamacıya, kaliteciye gidin… Hiçbiri olmadı, genel müdüre ya da patrona gidin. Yan gelip yattıklarından onlara daha kolay ulaşırsınız.

Bir defa ayın onuna kadar zaten semtlerine uğramayın; Çünkü malum, bordro zamanı. Yirmisiyle ay sonu hiç gitmeyin; SGK, muhtasar, bildirge vb. Şimdi geriye kalakala on gün kalmış, onu da size mi ayırsın yani! Çok ayıp…

Yıllar önce İzmit-Adapazarı-Düzce ve Gebze bölgesi İK’cılarının kurduğu İK41 Grubunun yemeğinde mesleğe yıllarını vermiş biri, o kadar İK’cı meslektaşına kızını yollamasına rağmen bir türlü iş bulamadığını söylemişti. ‘Nasıl yani?’ demiştim. O kadar çevresi olan birinin kızı nasıl işsiz kalır? Demek ki, kız yetersizdi. Sonra kendisiyle tanıştık. Son derece donanımlı bir kızdı. İyi bir eğitimi, tonlarca sertifikası vardı. Adapazarı’nda çalışırsa işe alacağımı söyledim ama Adapazarı’nı düşünmediğinden olmadı.

Benzer hikâyeleri pek çok meslektaştan duydum. Eminim siz de yaşadınız. Yaşamadıysanız da hazırlıklı olun…

Oysa istenen ne torpildir ne de kayırma. Sadece ve sadece mülakat için eşit şartlarda çağırılmaktır. Ancak arkadaşlar o kadar yoğundurlar ki, on beş dakikalarını feda edemezler.

Yıllar sonra karşılaştığınızda sarılma öpüp koklaşma sonrasında yakınınızın iş arıyor olduğunu anımsar, ‘Sahi ne yaptı? İsterse bir uğrasın’ derler. Gülümseyip ‘6 yıl önce işe başladı, şimdi bir şirkette şef’ der, yine de teşekkür edersiniz.

Oysa eskiden böyle değildi. Üstatlarda vefa duygusunun yanı sıra insani vasıflar ön plandaydı. Sözleri sözdü. Her türlü yetersizliğe, patronların kaprisine rağmen bu mesleği hakkıyla ifa ettiler. Yaptıkları şeylerin tamamı belki bugüne uymuyordu ama sanal değil, harbiydi. Onlar, bilgisayarla değil, manuel çalıştılar. Fakat insan ilişkilerinde hatır denen şeyi asla atlamadılar. Dostlara, meslektaşlara ayıracakları bir on beş dakikaları daima vardı. Üstelik işletmelerin en hengâmeli dönemleri olan büyüme dönemlerinde gerçekten yoğun oldukları halde…

O insanlar artık ya köşelerine çekildi, ya da toprağın altındalar. Meslektaşlarından bekledikleri tek şey ise biraz saygı, biraz anımsanmak. Hepsi bu kadar.

Bence İK’cı dostlar reddi miras duygusundan kurtulmadıkça geleceği doğru şekillendiremeyecekler.

Peki bu ülkede işini adam gibi yapan İK’cılar yok mu? Var tabii. Her meslekte ne kadar iyi varsa İK’cılar arasında da gerçekten çok iyiler var. Nedense vitrine çıkmaktan çok hoşlanmıyorlar. Onlar da gerçekten çok yoğunlar. Ancak bu yoğunluk sanal değil gerçek. Çoğunlukla bir ayakları atölyede. Ne oluyor, ne bitiyor farkındalar. Süreçlerle iç içeler. Çalışanlarla bağları güçlü olmakla birlikte tepe yönetimin yeterince destek verdiğini söylemek güç.

Ama doğru ama yanlış… Benim tespitlerim bunlar. Yine de ister plazacı, ister fabrikacı, isterse personelci olsunlar; Meslektaşlarımı seviyorum. Tüm yoğunluklarına, vefayı sadece bir semt olarak bilen ve herkesi yörüngesi olarak görenlerine rağmen… Bir yandan da ‘Acaba biz İK’cılar, kendimizi gereğinden fazla mı önemsiyoruz’ diye düşünmekten alamıyorum.